Serenad - Zülfü Livaneli
Sevgili arkadaşım, kirpiklerin kraliçesi, güzel ama sempatik fotoğrafçı Seyhancığımın tavsiyesiyle üçüncü Zülfü Livaneli kitabını da bitirmiş durumdayım, iyi ki de tavsiye etmiş bu kitabı.
Bitirdikten sonra kitap, yüreğimde bir ağırlık, içimde buruk bir tat, garip bir mutlulukla karışık hüzün bıraktı. Nereden başlanır nasıl anlatılır bilmiyorum ama, özellikle Nadia ile Max ın hikayesini okurken fonda kitabın da adını alan Schubert'in Serenade isimli eserini dinliyor olmamın da bu etkiyi yaratmış olma ihtimali mevcut. Eğer mümkünse yazının kalan kısmını bu müzik eşliğinde okuyun derim. Kitabın hissettirdiklerinin bir kısmını en azından duyusal olarak anlamamızı sağlıyor zira.
Evet kitapta kurgu bir aşk hikayesi var, ama Livaneli'nin anlatmak istediğinin bundan çok çok öte olduğunu düşünüyorum. Aslına bakarsanız zaten ben sevmem aşk hikayelerini, hele mutsuz aşk hikayelerini asla. Sevip de kavuşamayanlar, ağlamalar, hüzünler falan hiç bana göre değil. Ama dediğim gibi bu kitabın bambaşka bir amacı var bence. Bize, yakın geçmişimizde yaşanan ancak çok az kişinin bildiği, üzeri bir şekilde örtülmüş olan olayları anlatabilmek, düşünmemizi, araştırmamızı sağlayabilmek, ufkumuzu genişletmek için yazılmış. İçinde bir aşk hikayesi de yazmış ki kitabı daha çok kişi okusun.
Genel olarak kitabı "spoiler" vermeden anlatacak olursak, hikaye üniversitede halkla ilişkiler tarzında bir görev yapan Maya Duran'ın, okulda konferans vermeye gelen 80 li yaşlarındaki Alman asıllı profesör Maximillian Wagner'i karşılaması ile başlar. Daha önce de görevinden ötürü çeşitli profesörlerin ziyaretlerinde yapmış olduğu gibi, Maya'nın şimdiki görevi bu profesörle ilgilenmektir. Maya eşinden ayrılmış, ergenlik çağında bir oğlu bulunan, (oğlu ile iletişim problemi olan), genel olarak hayata tepkili, kendi halinde işine gidip gelen bir kadındır. (Kitaba başladığımda hiç alışamadım Maya'ya. Sanki zorlama bir karaktermiş gibi geldi, ısınamadım, Livaneli'nin varlığını her cümlesinde hissettiğim bir süreç geçirdim ama sonrasında biraz daha alıştım.) Gelen profesör de, kitabın ilerleyen safhalarında anlayacağımız gibi, çok zor günler geçirmiş, sevdiği kadın, eşi Nadia'dan ayrılmak zorunda kalmış, büyük acılar çekmiş olan bir adam. Profesör ile tanışmasından sonra, monoton hayatına bir renk, bir amaç geliyor Maya'nın. Max ile Nadia nın hikayesini de ayrı bir bölümde anlatan kitap, genel konu olarak bunları içeriyor.
Benim kitaptan öğrendiklerim/hatırladıklarım ise, savaşların ne kadar gereksiz, anlamsız olduğu, yok yere ne kadar masum insanı, hayatları yok ettiği.
İkinci dünya savaşı sırasında yaşanan zulümler, Hitler, Stalin, zulümden kaçıp Türkiye'ye gelen akademisyenler, Kırım Türklerinin Mavi Alay'a dönüşümü, Struma gibi konular beni en çok etkileyen kısımları. Bu konularda ne kadar az bilgiye sahip olmamız da beni üzen bir diğer kısmı. Bu yüzden beni derinden etkileyen Mavi Alay ve Strumadan kısaca bahsetmek istiyorum.
Kırım Türkleri ikinci dünya savaşı sırasında, Stalin'in zulmü altındaymış, erkekleri de Kızılordu'ya alınmış. Alman ordularının Sovyetler Birliğine saldırması ile, Ankara hükümeti, savaşta yer almasak da, Almanların kazanacağını düşünüyormuş ve Kırım Türklerini Almanların tarafına geçmeye ikna etmiş. Bu şekilde Hitler'in ordusuna katılan Kırım Türklerine Mavi Alay denmiş. Gel gör ki Almanlar yenilmeye başlayınca işlet tersine dönmüş. Önce Kuzey İtalya'ya yerleşmişler, burası işgal edilince Avusturya'ya gitmişler. Burada da İngiliz orduları işgal sonrasında onları kampa almış. Sonrasında Sovyetler Birliği bu kişilerin kendilerine teslim edilmesini istemiş. Burada kurşuna dizilecekleri aşikarmış, bir kısım Drau nehrine atlayarak intihar etmiş, bir kısmı da Türk askerlerin gözetiminde trenle Türkiye üzerinden Rusya'ya gitmiş. Öncesinde onları Almanların tarafına geçmeye ikna eden hükümet, hiç bir şey yapmamış ve hepsi sınırda Ruslar tarafından öldürülmüş.
Struma ise, bir gemi. Yine ikinci dünya savaşı sırasında, Nazilerden kaçan Yahudileri Filistin'e götürmek için Romanya'dan yola çıkmış. Bu gemi kaçmak isteyen Yahudilere çok farklı tanıtılmış, sadece belirli bir ücret ödeyebilen kişiler bu gemiye binebilmiş ve çok lüks olduğu, kesin kurtulacaklarının garantisi verilmiş. Hatta bazı aileler paraları yetmediği için sadece çocuklarını bindirebilmiş. Ancak gerçek hiç de öyle değilmiş. Perişan halde yıkık dökük bir gemiye balık istifi 768 kişi bindirilmiş. Gemi bir süre sonra arızalanmış, yolcular kendi aralarında topladıkları paralarla tamir ettirmişler, ancak İstanbul'da Sarayburnu açıklarında tekrar arızalanmış. Almanya, gemideki yolcuların kesinlikle indirilmemesini istemiş, Filistine Yahudi göçünü kısıtlayan İngiltere de geminin hareketine izin vermemiş, Romanya da gemiyi kabul etmemiş. Yani yolcular ne inebiliyor, ne gemiyi tamir ettirebiliyor ne de gidebiliyorlarmış. 9 hafta boyunca öylece beklemiş gemi. İstanbuldaki Yahudiler ve Kızılay tarafından erzak gönderilmiş, arızalı motor tamir edilmek üzere alınmış. İlerleyen günlerde halen motoru olmayan gemi Şile açıklarına çekilmiş ve bir patlama sonucunda batırılmış, sadece 1 kişi sağ çıkmış. Sağ çıkan kişi Türkiye'nin açtığı ateşle batırıldığını söylese de, batırılmasının Sovyet denizaltısı tarafından yapıldığı belirlenmiş. Yani olan gemidekilere olmuş.
Ne hükümetleri suçlayacak kadar derin bir tarihi bilgim ne de kimin suçlu kimin suçsuz olduğuna karar verecek bir yetkim var. Bilemeyiz çünkü, belki iki olayda da taraf olsaydık, daha çok kişi ve biz tehlike altında olacaktık, ya da tam tersi, biz de o insanlar da kurtulacaktı.
Benim tepkim ve üzüntüm savaşa, savaş ortamına. Dini, dili, ırkı ne olursa olsun insanların acı çekmesine. Nasıl olsa hepimiz ölmeyecek miyiz, bu dünya kimseye kalmayacağına göre kısıtlı zamanımızda ne gerek var bunca acıya?
Çok mu basit düşünüyorum; öyle demeyin belki de bu kadar basittir.

Yorumlar
Yorum Gönder