Afrikalı Leo - Amin Maalouf
Geçtiğimiz aylarda Amin Maalouf'un son romanı Doğu'dan Uzakta yı okumuş, beğenmiştim. Tabi okuyalı biraz olduğu için konusunu ve karakterlerini çok net hatırlamamakla beraber, okuduktan sonra yazarın ilk romanını da okumak istemiştim, kısmet bugüneymiş:).
1986 yılında yayımlanan Afrikalı Leo, yazarın ilk romanıymış. "Afrikalı Leo'nun özyaşamöyküsü, - yazmış olsaydı yazacağı gibi" demiş, Maalouf kitap için.
İlk sayfasından itibaren bizi bir tarih yolculuğuna çıkarıyor roman. Tüm hayatı bir yerleden bir yere giderek geçen, bu gidişlerin büyük çoğunluğu zorunlu olan bir karakter Hasan. 15. yüzyılda İspanya-Granada'da başlayan öykü, Endülüs müslümanlarının ülkelerini terk etmesi ile devam ediyor. Sonrasında Hasan, Fas'a, Kahire'ye, Roma'ya ve hatta İstanbul'a bile gelecek, soğuğu da sıcağı da, varsıllığı da yoksulluğu da yaşayacak, en üst kademelerde de olacak, esir de alınacak, müslüman doğup ilerleyen yaşlarında vaftiz edilecek ve daha nice maceraları sığdıracak bu göçebe hayatına.
Biz okurlar da bu sayede, hem bahsi geçen ülkeleri ve şehirleri tarihi dokusunda tanıyor, savaş, yokluk, sürgün dönemlerinde yaşananları bir nebze de olsun anlayabiliyoruz.
Kitapta beni en çok düşündüren kısım, Hasan'ın yaşadığı durumlara adaptasyonu idi. Bahsettiğim gibi Hasan bir çok şehir ve ülke gezmiş bir insan. Farklı insanlar tanıyor, farklı eşleri oluyor. Ancak her seferinde sanki bir öncesi yokmuş gibi yaşamaya devam ediyor. Eşlerinin tümünü geride bırakmak zorunda kaldı örneğin. Ya da dini değiştirildi. Kitapta Hasan yaşadığı her durumu büyük bir olgunlukla karşılıyor ve ardına bakmıyor bile. İnsani olarak bu kadar güçlü ve tabiri caizse "umursamaz" oluşu benim için biraz gerçeğe aykırı geldi. Gerçi bunca zaman göçebe misali yaşamış birinin, geçmişle fazla bağının olmaması, hayatta kalabilmesinin de sebebi olabilir.
Aklımda kalan cümleler;
"Bir buluttan tatlı tatlı dökülmekte olan yağmur benzeri yayılan bir dedikodu değildi bu; gürültüyle gündelik bütün sesleri bastıran bir yaz sağanağı gibi geldi. Hem de bütün dramlarda kaçınılmaz olan anlamsızlığı da birlikte getirerek". (s.49)
"On iki yaşımdayken hayvanlarla insanları karşılaştırdığımda hayvanların daha zararlı olacağına inanırdım." (s.140)
"Erdem, eğer bazı kabahatlerle yumuşatılmazsa sağlıksız, inanç kimi kuşkularla gölgelenmezse acımasız olur" (s.321)
"Bir ülkeden bir başka ülkeye, tıpkı yaşamdan ölüme gider gibi, alıntısız, takısız, yanımda Tanrı'ya olan bağlılığım dışında hiçbir varsıllık olmadan gitmek alnıma yazılmıştı." (s.370)
"Bir insan ister akıl, ister altın yönünden varsıl olsun, bunlardan yoksun olanlarla konuşurken çok dikkatli olmalıdır."
"Yaşam ölümle anlam kazanıyor, günün anlamı olması için gece, konuşmanın anlamı olması için sessizlik, barışın anlamı olması için savaş gereklidir."


Yorumlar
Yorum Gönder